10.3.10

bu beyinde grev var!

madem yazamıyorum, neden yazamamayı yazmayayım? aşağıda yer alan her şey klişedir, üstünde durmayınız..


kendimden ve etrafımdaki bir kısım çevirmenden ve yazar-çizerden gördüğüm kadarıyla tıkanmak/kilitlenmek oldukça sık yaşanan bir şey.. bir nevi "sabah kalk, elini-yüzünü yıka, kahvaltıya otur, çeviriye otur, kilitlen, oyalan, oyalan, oyalan, bir şeyler yazmaya çalış, kilitlen, oyalan, otur, otur, yirmi saat önce uyandığını farket" rutini..

procrastination değil sebebi, o çalışmak istemeyen bünyenin başka bir feryadı zaten..

"cümleye başladım.. hah iyi gidiyor, ha gayret.. yarısı bitti.. bu ne? hmm.. şöyle denesem? sıkıldım sanki.. baştan okuyayım bir.. mırmırmır.. yok olmuyor.."

beyinde -yazı yazılıyorsa- yüzlerce fikir, -çeviri yapılıyorsa- en azından iki üç karşılık dolaşmaktadır ama hiçbiri yazıya geçirilemez.. koordinasyonda kopukluk olmuştur ve düşünceler ellere ulaşana kadar kelime haznesi, cümle yapıları, ifade gücü kaybolur; bir şeyler üretme isteği olsa bile işçiler greve gider..



bu noktada kilitlenip kaldım, geçen süre sonrasında devam edeyim..

klavyenin, bilgisayarın, yazmanın, okumanın, gözlerin "hayat boyu seninle olmayacağım bak, haberin olsun" demesinin etkisi belki.. sonuç zar zor tamamlanan kalitesiz çeviriler (bunlar mecburen de olsa tamamlanıyor, maslow'a selam ederim), yarısında kaderine terk edilmiş yazılar, taslaktan öteye geçemeyen blog postları..

kilitlenip kalmanın en ironik yanı, durumun başkasına anlatılamıyor oluşu.. bir patron "ya çok kasıldım, yapamıyorum"u anlamaz ya da anlamak işine gelmediği için "o iş bitecek" der.. bir arkadaş, ebeveyn, sevgili "ya düzenli çalış, yaptığın işe kafanı ver, çok oyalanıyorsun" der.. kilitlenip kalanın derdinden ancak kilitlenen anlar yani..

şu birkaç cümleyi bile yazana kadar nefesim kesildi diyeyim, ifade etmek için yeterli olmasa da.. başlarken ne yazmayı düşündüğüme dair bir fikrim yok (aslında ne yazdığıma dair bir fikrim de yok, başa dönüp tekrar okusam çok kısır yazdığımı düşüneceğim ve sileceğim.. kopuk notlar halinde kalsın böyle..), bundan önce başladığım başka bir konudaki taslak da kalsın, bir ara bitirebilirim belki..

9.2.10

Bazı şarkılar var; insanın hislerine göre anlam değiştiren.. 5 yıl önce aptal aşklardan bahsederken ölümü anlatıyor şimdi. Hiç bu açıdan bakmamışım..

Sur le fil, tout est calme et tranquille
Sur le fil, tout est simple et facile
Sur le fil, on se calme ...

Babam "net"in üzerinde.. Babam sakin..

Babamı özlüyorum. Kapıdaki anahtar şıkırtısı, kemikli parmaklarım, halımdaki leke, midemdeki ceviz, torpido gözündeki boş sigara paketleri kalbime saplanıyor.

Eski "belki"lerimi bulamıyorum. Uzun zamandır bu kadar çaresiz olmamıştım. Son saatinde bile, "en kötünün" aklıma düştüğü saniyede bile "Tamam, bu geceyi kötü geçiriyor olabilir, ama beyin kanamaları böyleymiş, bir ileri bir geri derken toparlarmış hasta" demekten alıkoyamadıydım kendimi. "Umut"lar üstüne alınmasın ama "umut" birşeymiş be.. Düşünmek istemiyorum. Beyin kanaması geçirdiği an neler hissettiğini, içinde bulunduğu "şaşkınlığı", kafasının karışıklığını düşünmeye gücüm yetmiyor. Yataktan düştüğünde anneme hala "sen bırak ben kalkarım" deyişini, o haliyle doğrulmaya çalışmasını düşününce çığlık atmak istiyorum.

"Keşke"ler ve "acaba?" kurtulamıyorum. Annemi dinleyip 1 saat önce gitseydi acile, 4 saat bekleteceklerine hemen çıkarsalardı nörolojik yoğun bakıma, ventriküle karışmasaydı kanama, ameliyata onay verseydi doktorlar ya da son gününde "rahat nefes alsın" siye mekanik ventilatöre bağlamasalardı.. Asistanlara bırakmasalardı.. Babacığım yanımızda olur muydu ki?

İnanamıyorum. Babamı bir daha göremeyeceğime inanamıyorum. Elime tutuşturulan helvayo yerken "babam için" olduğuna inanamıyorum. Aptal emo edebiyatı yapmak istemiyorum. Acındırıyormuşum gibi hissediyorum kendimi bunları yazınca.. Ama ihtiyaç hissediyorum işte.

Babamı özlüyorum. Rüyamda da göremiyorum artık onu. 3. gün mezarına gitmek lazım demişti teyzem.. Gitmedim diye bana küstüğünü düşünüp nefret ediyorum kendimden.

Herkes nasılsın diye soruyor.. Ne diyeceğimi bilemiyorum. "İyiyim", "İyi olmaya çalışıyorum", "Annemi ayakta tutmaya çalışıyorum", "İşte..".. Opsiyonlarım bunlarla sınırlı..

Olur olmadık anlarda "Baba!" diyorum durduğum yerde.. Gülerken ağlamaya başlıyorum. Çocukken ağladığımda babam beni güldürecek birşeyler söyler, sonra da "E canım gülüyor musun yoksa ağlıyor musun?" deyip beni daha da güldürürdü.. Gülüşünü özlüyorum.

Kendini bir kez bile övmemiş bir insanı övmek bana düşmez.. Ama benim babam dünyanın en masum, en yumuşak, en çalışkan, en başarılı, en mütevazi insanlarından biriydi. Ölümünün ertesi günü eve gelen iş arkadaşlarından duydum iyi tarım için, ülke için yaptıklarının çoğunu.. Başarılarını, itibarını eşiyle ve yavrularıyla bile paylaşmayacak kadar mütevazi bir insan olabileceğine inanamıyorum. Onun gibi olmak istiyorum. Ama imkansız biliyorum.

27.6.09

ama benim adım bal böceği

yaz sıcağında açık pencerelerden içeri bilumum yaratık doluşurken ve güveyi kelebek sanan bir sürü insan 'kelebek istilası'ndan şikayet ederken üşenmeyip böcekleri ele almak istedim.. korkuların üzerine gitme mantığının iflas ettiği noktada olduğumdan fazla fotoğraf sunamıyorum, idare edin..

böcek korkusu yerine entomofobi deyince o kadar iğrenmediğimden olsa gerek, entomofobi ile başlayayım, sonra kalp krizi geçirmezsem malum mahlukatın isimlerini yazı bitene kadar istemeyerek kullanacağım..

entomofobi böcek korkusu, bunda hemfikiriz.. peki nedir bunun iç yüzü? kimi insanda "ay böcek var" şeklinde gelişen, kiminde "ayayayay böcek, al onu oradan çabuk" şeklinde gelişen, kiminde de "komşu bizim tuvalette böcek var, müsaitseniz önümüzdeki hafta boyunca sizde kalmayı düşünüyorum" seviyesine çıkabilen bir korku.. korkan da mevcut, midesi bulanan da.. ortak noktamız ise bu küçük ve sevimli arkadaşları görmek istemiyor olmamız..

1.98 metre boyuyla bir ila beş santimetrelik bu şirin canlılardan köşe bucak kaçan bir insan olarak pek objektif olamasam da gerçek şu ki böcekler genel olarak ağaca ota faydalı, kurdun kuşun nafakası, sekizinci doğa harikası.. en azından belgesellere göre..

tarafsızlığı bir kenara bırakırsam hepsinden teker teker nefret ediyorum, gözüme görünmesinler.. atalarımın kurda kuşa yem olmayayım, bitlenmeyeyim, yağmur altında kalıp üşütmeyeyim diye yapmayı akıl ettiği; kalitesiz demirden ve betondan yapılmış evimi benim için bir faydası, kedim için de besin değeri bulunmayan hamamböceği, güve ve kanatlı - antenli - eklembacaklı daha bir sürü şey ile paylaşmak istemiyorum şahsen..

peki böcek görünce ne yapmalıyız? (bu cevap benim için duruma göre "kediyi üstüne atmalıyız" veya "kaçmalıyız" şeklinde değişiyor.. tarantula, akrep gibi küçük ama işlevsel böcekler dışında kalanların zarar veremeyeceğini bilsem de mideme kramplar sokan bu yaratıklara dayanamıyorum..) buyurun çeşitli durumlarda ne yapmamız gerektiğini inceleyelim:

"aa ben de böcekten korkuyorum ama ne yapacağımı bilmiyorum..": yukarıda saydığım seçenekler dışında böcek yemlerini ve telaş anında kolayca ulaşılabilecek bir yerde bulunan aerosolleri tavsiye ederim.. bu ikisi arasından kişisel tercihim ise kuytu köşelere koyulacak birkaç adet böcek yemi zira shelltox ve benzerleri ile karşılaşınca kendini duvarlara çarpan ve üstünüze atlayan bir böcek aklınızı alacaktır.. tabii güve, çekirge gibi böcekler karşısında terlik / katlanmış gazete veya aerosolden başka seçenek yok, hamamböcekleri efendi efendi yemi yiyip yuvasına giderken bu tıynetsiz hayvanların varlık sebebi bize zorluk çıkarmak.. terlik /gazete ile vuracak kadar yaklaşamıyorsanız kutunun yaklaşık yarısını sıktıktan sonra böcekli odanın kapısını kapatıp bir süre dışarıda kalın.. (süre için örnek olması bakımından; öğrenciyken kaldığım evde bir odayı bu şekilde böceklere tahsis ettikten sonra bir yıl kadar o kapıyı açmadık, yeni kiracılar içeride gelişen medeniyeti görünce ne yaptı bilemiyorum ama televizyonu ve koltuk takımını görünce sevinmişlerdir herhalde..)

"kesin çözüm istiyorum, psikopatım..": zirai ilaç satan bir yere başvurmanız ve elde ettiğiniz zehirleri bilumum halı altına, kıyıya köşeye dökmeniz faydalı olacaktır ancak dikkatli olmamanız durumunda böceklerle beraber öteki dünyaya intikal etme ihtimalinizden dolayı gazete / terlik daha uygun olabilir.. yeterince gözü kara olduğunuz takdirde hayatı cennet haline getiren tehlikeli bir çözüm bu..

"evdeki böcekleri katlettim ama tekrar geliyor bunlar.. pencereyi açamıyorum, havasızlıktan öleceğim neredeyse..": pencerelerinizin ve kapılarınızın çerçevelerini sünger ve benzer malzemelerden yapılan bantlar ile kapladıktan sonra bir de tel taktığınızda içeri giremeyen böcekleri karşıdan izleyip dalganızı geçebilirsiniz..

"pencerelerde tel var, üstüne bir de firewall kurdum ama hala böcek geliyor.. duvarları delmişler, yemleri yemiyorlar": taşının.. inşaat esnasında malzemeden çalınmayan bir yerde oturun..

"böcekleri katletmek istediğim kadar ben korktukça dalga geçenleri de katletmek istiyorum, ne yapmalıyım?": böcekler öldürmekle tükenmeyeceği gibi böceklerden korktuğunuzu duyunca "ahaha ufacık şeyden mi korkuyorsun? yemez merak etme.." diyen insanlar da tükenmeyecektir.. zirai ilaç bunlara da çözüm olabilir.. olmadı gazeteyle yüzüne bir tane çarpın, susar o..

"psikologa gideyim mi?": gidin, fobilerin yaşam kalitenizi düşürmesini engellemeniz için psikologlar size profesyonel yardım sunacaktır.. yine de eve dönerken shelltox alın, gelip yatağın altındaki hamamböceğini öldürmüyorlar..

toparlamak ve mesaj vermek gerekirse; böcekler hakkında daha önce ele aldığım korkular için söylediğim gibi "iğneleri sevin, dişçileri okşayın" falan demeyeceğim.. gördüğünüz yerde ezin onları..

21.4.09

gerçek yolculuk geri dönüştür

bir gün de bir yıl da geçirmiş olsa dönmek istediği bir yer vardır herkesin.. çoğu zaman da bir daha dönmek imkansızdır, belki sırf o yüzden bu kadar akılda kalıcıdır..

bu bir kişi, bir olay ya da bir zaman olamaz mı? olur olmasına ama her zaman 'orası' söz konusudur.. o kişi + o yer, o olay + o yer şeklindedir formül..

renk hafızası, koku hafızası, ses hafızası gibi bir sürü şey aslında yere bağımlıdır.. seslerin, kokuların, renklerin tamamının zihinde canlandığı, tüm duyuların çalıştığı anlarda yalnızca 'koku hafızası' diyemezsiniz.. aslında her şeyi kaydetmiştir beyin ama "gökyüzü kızıldı" ya da "mis gibi kahve kokuyordu" diyerek ilk akla gelen özelliği tanımlamayı seçeriz.. halbuki 'orada' olmasan geçer miydin o kahvecinin önünden?

belki sırf 'ora'nın 'bura'dan iyi olacağını düşündüğü için böyle bir kaçışa girer insan:

- şimdi orada olsam şöyle olurdu..
-- ama orada değilsin, orada olsan burası için aynı şeyi söylerdin, aynı anda iki yerde birden olabilsen bir üçüncüyü isterdin her zaman..

kaybettikten sonra değerini anlasan ne olur? orası artık aynı değil; 'o zaman'lar, 'o olay'lar artık yok, 'o koku'lar uçup gitti..

yine de insan dönmek istiyor.. orada bir gün veya bir yıl geçirmiş olmasından bağımsız, gözlerini kapattığında döneceği bir yeri var herkesin..

1.3.09

müşteri hezimetleri

bankalardan internet servis sağlayıcılara, elektronik / bilgisayar firmalarından cep telefonu operatörlerine kadar tamamen memnun kalınan bir müşteri hizmetleri departmanı var mı? sanmıyorum..

sistem zaten gayet basit.. sorusu / sorunu olan müşterileri sıraya sok, ezberletilen prosedürler çerçevesinde her müşteriye belirli bir zaman ayır, müşterinin mümkünse insan sesi duymadan telefonu kapatmasını sağla, çalışanları köle gibi kullan, masrafları mümkün olduğunca kısmak için elinden geleni yap..

şirketler açısından bakıldığında gayet kolay işleyen bir sistem aslında.. en başarılı müşteri hizmetleri seçilmek ya da müşterilerin "çok yardımcı oldular, hastasıyım" demesi için prosedürleri net bir şekilde belirleyip uymak yeterli.. sorun şu ki, prosedürler müşterilerin ihtiyacı için yeterli değil.. yetersizliğe dair örnek mi istiyorsunuz? önde gelen bir bankanın "haklı müşteri hattı" ne güne duruyor? (söz konusu banka ile çalışmıyorum, dolayısıyla yetkinliği konusunda bilgi sahibi değilim ancak en iyilerden biri olduğunu ve sürekli ödül aldığını iddia eden bir bankanın böyle bir hizmet vermeye ihtiyaç duyması bile saçma geliyor..)

çok sayıda müşteri ile aynı anda ilgilenmeye çalışan bir kurumun sorumluluğu ve üzerindeki yük tabii ki büyüktür.. ancak bu müşterilerin sorununu çözme konusunda yetersizlik için bir bahane olmamalı.. yeterince eleman çalıştırılması, elemanların belirli standartlarda eğitimden geçmesi, en azından ortalama üzeri yoğunluğa aynı anda hizmet verebilecek altyapının bulunması gibi unsurlar söz konusu olsa bile belki de prosedürlerin çok keskin hatlarla belirlenmesi ve herkesin beklentilerinin / ihtiyaçlarının aynı olmaması yüzünden müşterileri memnun etmek oldukça zor..

internet servis sağlayıcıları düşünürsek; hayatında ilk kez bilgisayar kullanan biriyle karşı karşıya olduğunu öngörerek ona göre yönlendirmek doğal.. ancak müşteri problemini daha ileri bir seviyede açıklıyorsa "ışık yanıyor mu"dan ileri bir çözüm önerebilmek için prosedürler esnetilmeli, elemanlara da standart sorular / çözümler yerine daha ileri seviyede ağ bilgisi verilmeli..

hadi örneği kendime ve bu yazıyı yazma sebebime indirgeyeyim.. iki gün önce sevgili müşteri hizmetleri yetkilisinin o henüz kısa pantolonla gezerken kullandığım ve geçmişte servisinde çalışmak üzere iş teklifi aldığım bağlantı türüyle ilgili sorunun ne olduğunu ısrarla söylememe rağmen sırf suratıma kapatması mümkün olmadığı için lafımı yarıda keserek "yardım edebileceğim başka bir şey var mı" demesine ve telefonu kapatmasına hala kızgınım.. bariz bir bağlantı problemiyle ilgili olarak günlerce süren telefon trafiğinden sonra hala eve servis göndermemekte ısrar edip müşteriyi sorunlu ilan eden ve "ekipler gelmiştir de sizin haberiniz yoktur / buradan görüyorum ben sağlam / bir daha sorun olursa arayın" gibi cümleler kurarak 5 dakikada bir bağlantı kesilmesine neden olan problemi yok sayan zihniyeti alnından öpüyorum.. sonuçta ne oldu? müşteri hizmetlerinin günlerce "bugün evde bekleyin gelecekler / servislik bir şey yok tekrarlarsa arayın" şeklinde kendiyle çelişerek gönderemediği servisi rakip şirket bir günde gönderip erişimimi sağladı.. abonelik iptali başvurusunda özellikle en son konuştuğum saygılı (!) arkadaşın adını, tarihi, saati ve şikayetimi belirteceğim.. (sevgi doluyum evet)

tekrar genelden bahsedersem, çoğu şirketin müşteri hizmetleri bu şekilde tutarsızlık yaşıyor.. konuşulan bir kişinin söylediği diğerinin söylediği ile tutarlı değil, kayıtlar çelişkilerle dolu, prosedürler esnekliğe izin vermediğinden papağan gibi aynı cümleleri farklı ifadelerle söyleyen yetkililerin verdiği bilgiler farklı.. kayıtları tutanlar ile iletenlerin birbirinden bağımsız düşünülmesi mümkün olmadığına göre, balık baştan kokuyor..

bankaları aradığımda on - on beş dakika müzik dinlemekten şikayet etmesem bile sorduğum soruya "bize de bilgi gelmedi" yanıtını alıyorsam, küçük çaplı bir şirketin müşteri hizmetleri bıkıp kapatmamı sağlamak için arka arkaya defalarca beklemeye alıp pes etmediğimi gördüğünde aynı iki kişi her cümlemi yarım bırakmak kaydıyla sürekli birbirine aktarıyorsa, bilgisayar açmayı yeni öğrenen insanlar ağ konusunda ileri seviyede bilgi paylaşması gereken bir konuma oturtuluyorsa kurumsal kimliklerin hepsi yalan demektir..

sayın şirket yetkilileri için esas sürprizi sona sakladım, kendilerine buradan bir ipucu vermek istiyorum: crm.. siz henüz duymamış olabilirsiniz ama bir ara google'dan araştırın, yurt dışındaki meslektaşlarınızın uyguladığı enteresan bir şey..

müşteri hizmetleri ile olumlu bir şey yazmak mümkün değil sanırım.. 'kötünün iyisi'nden iyisi var mı ki?