yaz sıcağında açık pencerelerden içeri bilumum yaratık doluşurken ve güveyi kelebek sanan bir sürü insan 'kelebek istilası'ndan şikayet ederken üşenmeyip böcekleri ele almak istedim.. korkuların üzerine gitme mantığının iflas ettiği noktada olduğumdan fazla fotoğraf sunamıyorum, idare edin..
böcek korkusu yerine entomofobi deyince o kadar iğrenmediğimden olsa gerek, entomofobi ile başlayayım, sonra kalp krizi geçirmezsem malum mahlukatın isimlerini yazı bitene kadar istemeyerek kullanacağım..
entomofobi böcek korkusu, bunda hemfikiriz.. peki nedir bunun iç yüzü? kimi insanda "ay böcek var" şeklinde gelişen, kiminde "ayayayay böcek, al onu oradan çabuk" şeklinde gelişen, kiminde de "komşu bizim tuvalette böcek var, müsaitseniz önümüzdeki hafta boyunca sizde kalmayı düşünüyorum" seviyesine çıkabilen bir korku.. korkan da mevcut, midesi bulanan da.. ortak noktamız ise bu küçük ve sevimli arkadaşları görmek istemiyor olmamız..
1.98 metre boyuyla bir ila beş santimetrelik bu şirin canlılardan köşe bucak kaçan bir insan olarak pek objektif olamasam da gerçek şu ki böcekler genel olarak ağaca ota faydalı, kurdun kuşun nafakası, sekizinci doğa harikası.. en azından belgesellere göre..
tarafsızlığı bir kenara bırakırsam hepsinden teker teker nefret ediyorum, gözüme görünmesinler.. atalarımın kurda kuşa yem olmayayım, bitlenmeyeyim, yağmur altında kalıp üşütmeyeyim diye yapmayı akıl ettiği; kalitesiz demirden ve betondan yapılmış evimi benim için bir faydası, kedim için de besin değeri bulunmayan hamamböceği, güve ve kanatlı - antenli - eklembacaklı daha bir sürü şey ile paylaşmak istemiyorum şahsen..
peki böcek görünce ne yapmalıyız? (bu cevap benim için duruma göre "kediyi üstüne atmalıyız" veya "kaçmalıyız" şeklinde değişiyor.. tarantula, akrep gibi küçük ama işlevsel böcekler dışında kalanların zarar veremeyeceğini bilsem de mideme kramplar sokan bu yaratıklara dayanamıyorum..) buyurun çeşitli durumlarda ne yapmamız gerektiğini inceleyelim:
"aa ben de böcekten korkuyorum ama ne yapacağımı bilmiyorum..": yukarıda saydığım seçenekler dışında böcek yemlerini ve telaş anında kolayca ulaşılabilecek bir yerde bulunan aerosolleri tavsiye ederim.. bu ikisi arasından kişisel tercihim ise kuytu köşelere koyulacak birkaç adet böcek yemi zira shelltox ve benzerleri ile karşılaşınca kendini duvarlara çarpan ve üstünüze atlayan bir böcek aklınızı alacaktır.. tabii güve, çekirge gibi böcekler karşısında terlik / katlanmış gazete veya aerosolden başka seçenek yok, hamamböcekleri efendi efendi yemi yiyip yuvasına giderken bu tıynetsiz hayvanların varlık sebebi bize zorluk çıkarmak.. terlik /gazete ile vuracak kadar yaklaşamıyorsanız kutunun yaklaşık yarısını sıktıktan sonra böcekli odanın kapısını kapatıp bir süre dışarıda kalın.. (süre için örnek olması bakımından; öğrenciyken kaldığım evde bir odayı bu şekilde böceklere tahsis ettikten sonra bir yıl kadar o kapıyı açmadık, yeni kiracılar içeride gelişen medeniyeti görünce ne yaptı bilemiyorum ama televizyonu ve koltuk takımını görünce sevinmişlerdir herhalde..)
"kesin çözüm istiyorum, psikopatım..": zirai ilaç satan bir yere başvurmanız ve elde ettiğiniz zehirleri bilumum halı altına, kıyıya köşeye dökmeniz faydalı olacaktır ancak dikkatli olmamanız durumunda böceklerle beraber öteki dünyaya intikal etme ihtimalinizden dolayı gazete / terlik daha uygun olabilir.. yeterince gözü kara olduğunuz takdirde hayatı cennet haline getiren tehlikeli bir çözüm bu..
"evdeki böcekleri katlettim ama tekrar geliyor bunlar.. pencereyi açamıyorum, havasızlıktan öleceğim neredeyse..": pencerelerinizin ve kapılarınızın çerçevelerini sünger ve benzer malzemelerden yapılan bantlar ile kapladıktan sonra bir de tel taktığınızda içeri giremeyen böcekleri karşıdan izleyip dalganızı geçebilirsiniz..
"pencerelerde tel var, üstüne bir de firewall kurdum ama hala böcek geliyor.. duvarları delmişler, yemleri yemiyorlar": taşının.. inşaat esnasında malzemeden çalınmayan bir yerde oturun..
"böcekleri katletmek istediğim kadar ben korktukça dalga geçenleri de katletmek istiyorum, ne yapmalıyım?": böcekler öldürmekle tükenmeyeceği gibi böceklerden korktuğunuzu duyunca "ahaha ufacık şeyden mi korkuyorsun? yemez merak etme.." diyen insanlar da tükenmeyecektir.. zirai ilaç bunlara da çözüm olabilir.. olmadı gazeteyle yüzüne bir tane çarpın, susar o..
"psikologa gideyim mi?": gidin, fobilerin yaşam kalitenizi düşürmesini engellemeniz için psikologlar size profesyonel yardım sunacaktır.. yine de eve dönerken shelltox alın, gelip yatağın altındaki hamamböceğini öldürmüyorlar..
toparlamak ve mesaj vermek gerekirse; böcekler hakkında daha önce ele aldığım korkular için söylediğim gibi "iğneleri sevin, dişçileri okşayın" falan demeyeceğim.. gördüğünüz yerde ezin onları..
27.6.09
ama benim adım bal böceği
21.4.09
gerçek yolculuk geri dönüştür
bir gün de bir yıl da geçirmiş olsa dönmek istediği bir yer vardır herkesin.. çoğu zaman da bir daha dönmek imkansızdır, belki sırf o yüzden bu kadar akılda kalıcıdır..
bu bir kişi, bir olay ya da bir zaman olamaz mı? olur olmasına ama her zaman 'orası' söz konusudur.. o kişi + o yer, o olay + o yer şeklindedir formül..
renk hafızası, koku hafızası, ses hafızası gibi bir sürü şey aslında yere bağımlıdır.. seslerin, kokuların, renklerin tamamının zihinde canlandığı, tüm duyuların çalıştığı anlarda yalnızca 'koku hafızası' diyemezsiniz.. aslında her şeyi kaydetmiştir beyin ama "gökyüzü kızıldı" ya da "mis gibi kahve kokuyordu" diyerek ilk akla gelen özelliği tanımlamayı seçeriz.. halbuki 'orada' olmasan geçer miydin o kahvecinin önünden?
belki sırf 'ora'nın 'bura'dan iyi olacağını düşündüğü için böyle bir kaçışa girer insan:
- şimdi orada olsam şöyle olurdu..
-- ama orada değilsin, orada olsan burası için aynı şeyi söylerdin, aynı anda iki yerde birden olabilsen bir üçüncüyü isterdin her zaman..
kaybettikten sonra değerini anlasan ne olur? orası artık aynı değil; 'o zaman'lar, 'o olay'lar artık yok, 'o koku'lar uçup gitti..
yine de insan dönmek istiyor.. orada bir gün veya bir yıl geçirmiş olmasından bağımsız, gözlerini kapattığında döneceği bir yeri var herkesin..
1.3.09
müşteri hezimetleri
bankalardan internet servis sağlayıcılara, elektronik / bilgisayar firmalarından cep telefonu operatörlerine kadar tamamen memnun kalınan bir müşteri hizmetleri departmanı var mı? sanmıyorum..
sistem zaten gayet basit.. sorusu / sorunu olan müşterileri sıraya sok, ezberletilen prosedürler çerçevesinde her müşteriye belirli bir zaman ayır, müşterinin mümkünse insan sesi duymadan telefonu kapatmasını sağla, çalışanları köle gibi kullan, masrafları mümkün olduğunca kısmak için elinden geleni yap..
şirketler açısından bakıldığında gayet kolay işleyen bir sistem aslında.. en başarılı müşteri hizmetleri seçilmek ya da müşterilerin "çok yardımcı oldular, hastasıyım" demesi için prosedürleri net bir şekilde belirleyip uymak yeterli.. sorun şu ki, prosedürler müşterilerin ihtiyacı için yeterli değil.. yetersizliğe dair örnek mi istiyorsunuz? önde gelen bir bankanın "haklı müşteri hattı" ne güne duruyor? (söz konusu banka ile çalışmıyorum, dolayısıyla yetkinliği konusunda bilgi sahibi değilim ancak en iyilerden biri olduğunu ve sürekli ödül aldığını iddia eden bir bankanın böyle bir hizmet vermeye ihtiyaç duyması bile saçma geliyor..)
çok sayıda müşteri ile aynı anda ilgilenmeye çalışan bir kurumun sorumluluğu ve üzerindeki yük tabii ki büyüktür.. ancak bu müşterilerin sorununu çözme konusunda yetersizlik için bir bahane olmamalı.. yeterince eleman çalıştırılması, elemanların belirli standartlarda eğitimden geçmesi, en azından ortalama üzeri yoğunluğa aynı anda hizmet verebilecek altyapının bulunması gibi unsurlar söz konusu olsa bile belki de prosedürlerin çok keskin hatlarla belirlenmesi ve herkesin beklentilerinin / ihtiyaçlarının aynı olmaması yüzünden müşterileri memnun etmek oldukça zor..
internet servis sağlayıcıları düşünürsek; hayatında ilk kez bilgisayar kullanan biriyle karşı karşıya olduğunu öngörerek ona göre yönlendirmek doğal.. ancak müşteri problemini daha ileri bir seviyede açıklıyorsa "ışık yanıyor mu"dan ileri bir çözüm önerebilmek için prosedürler esnetilmeli, elemanlara da standart sorular / çözümler yerine daha ileri seviyede ağ bilgisi verilmeli..
hadi örneği kendime ve bu yazıyı yazma sebebime indirgeyeyim.. iki gün önce sevgili müşteri hizmetleri yetkilisinin o henüz kısa pantolonla gezerken kullandığım ve geçmişte servisinde çalışmak üzere iş teklifi aldığım bağlantı türüyle ilgili sorunun ne olduğunu ısrarla söylememe rağmen sırf suratıma kapatması mümkün olmadığı için lafımı yarıda keserek "yardım edebileceğim başka bir şey var mı" demesine ve telefonu kapatmasına hala kızgınım.. bariz bir bağlantı problemiyle ilgili olarak günlerce süren telefon trafiğinden sonra hala eve servis göndermemekte ısrar edip müşteriyi sorunlu ilan eden ve "ekipler gelmiştir de sizin haberiniz yoktur / buradan görüyorum ben sağlam / bir daha sorun olursa arayın" gibi cümleler kurarak 5 dakikada bir bağlantı kesilmesine neden olan problemi yok sayan zihniyeti alnından öpüyorum.. sonuçta ne oldu? müşteri hizmetlerinin günlerce "bugün evde bekleyin gelecekler / servislik bir şey yok tekrarlarsa arayın" şeklinde kendiyle çelişerek gönderemediği servisi rakip şirket bir günde gönderip erişimimi sağladı.. abonelik iptali başvurusunda özellikle en son konuştuğum saygılı (!) arkadaşın adını, tarihi, saati ve şikayetimi belirteceğim.. (sevgi doluyum evet)
tekrar genelden bahsedersem, çoğu şirketin müşteri hizmetleri bu şekilde tutarsızlık yaşıyor.. konuşulan bir kişinin söylediği diğerinin söylediği ile tutarlı değil, kayıtlar çelişkilerle dolu, prosedürler esnekliğe izin vermediğinden papağan gibi aynı cümleleri farklı ifadelerle söyleyen yetkililerin verdiği bilgiler farklı.. kayıtları tutanlar ile iletenlerin birbirinden bağımsız düşünülmesi mümkün olmadığına göre, balık baştan kokuyor..
bankaları aradığımda on - on beş dakika müzik dinlemekten şikayet etmesem bile sorduğum soruya "bize de bilgi gelmedi" yanıtını alıyorsam, küçük çaplı bir şirketin müşteri hizmetleri bıkıp kapatmamı sağlamak için arka arkaya defalarca beklemeye alıp pes etmediğimi gördüğünde aynı iki kişi her cümlemi yarım bırakmak kaydıyla sürekli birbirine aktarıyorsa, bilgisayar açmayı yeni öğrenen insanlar ağ konusunda ileri seviyede bilgi paylaşması gereken bir konuma oturtuluyorsa kurumsal kimliklerin hepsi yalan demektir..
sayın şirket yetkilileri için esas sürprizi sona sakladım, kendilerine buradan bir ipucu vermek istiyorum: crm.. siz henüz duymamış olabilirsiniz ama bir ara google'dan araştırın, yurt dışındaki meslektaşlarınızın uyguladığı enteresan bir şey..
müşteri hizmetleri ile olumlu bir şey yazmak mümkün değil sanırım.. 'kötünün iyisi'nden iyisi var mı ki?
4.1.09
bak bir varmış bir yokmuş, eski günlerde
tam tarihi hatırlayamasam da, on beş yıl kadar önce -kaset çalmakla sınırlı kalmayıp saçma sapan işlevleri de bulunan sony / aiwa / philips vs. markalı walkman'ler modayken ve cd çalarlar yaygınlaşmamışken, hatta cd yaygınlaşmamışken- yeni bir walkman almak istedim.. ne alacağımı bilmiyordum ama kriterlerim herkeste bulunan bir model olmaması, kaliteli bir marka olması (hava atma isteğini de reddetmiyorum ancak markayı öncelikli olarak müzik için istiyordum.. eski walkman'im sürekli kaset sarıyordu ve ses kalitesi rezildi..), radyolu olması vs. diye gidiyordu..
piyasada çeşit çok, işine yaramayacak özelliklere para verecek enayi daha da çok olunca içinden çıkılamayacak kadar fazla model vardı, ama bir tanesi gördüğüm an "beni al" diye bağırmaya başladı.. sonuç olarak yürünen mesafeyi, yakılan kaloriyi, ve birtakım benz
er şeyleri hesaplayan, hatta kulaklıkları yürürken tempoya uygun olarak yanıp sönen (gece vakti yürüyüş yapan sportif insanız ya, arkadan gelen arabalar görsün..), su geçirmez, en önemlisi de herkesin elindeki siyah walkman'lerden farklı olarak beyaz üzerine mor tasarımlı bir aiwa modeli aldım.. 55 milyon lira bedeli de vardı ki, hala evlat acısı gibi içime oturur, ortalama bir müzik seti alınıyordu o fiyata..
yıllarca hizmet ettikten sonra 28 saatlik bir tren yolculuğunda son nefesini verdi, kasetler kaldı yadigar.. aiwa'yı sony satın alınca çekişmemiz berabere bitmişti zaten..
girizgahı bu kadar uzun tuttuktan sonra asıl meseleye geleyim -ki aklım hala walkman'de, eski günlerde-.. söz konusu kasetlerin bir kısmı şu anda dinleme imkanım olmasa da elimde duruyor ve son zamanlardaki nostalji rüzgarlarından sonra tozlarını alayım dedim.. neler var diye baktım, yoğun olarak dinlediğim zamanlara dair hatırladığım şeyler oldu ama hiçbirine arkeolojik eser muamelesi yapmadım.. mesele de bu zaten; her yeni nostalji rüzgarıyla geçmişe dair bir şeylere tarihi eser statüsü verip bir süre sonra terkedenlerden değilim..
ıssız adam'ı izleme fırsatını henüz bulamadım ancak izleyenlerde beni rahatsız eden bir şey var; bir plak tutkusu aldı başını gidiyor.. plak arşivi yapmak isteyenler, kolilerin dibinde eğri büğrü olmuş plakları ortaya çıkarıp dinlenebilirliğini sorgulamadan "ben de nostalji-sever bir insanım" ruh haline girenler, hatta gramofon almaya kalkanlar var; yani filmlerimiz bile bizi yansıtıyor; 'evinde plak dinleyenler küflü bir nostalji rüzgarı yayar, yeni bir idol bulana kadar bu sahte romantizmin bir parçası olman lazım' mesajını tekrarlayıp duruyor..
seksenler / doksanlar deyince bir anda holigan kesilenler, big in japan söylemeye başlayanlar, vatkalardan, voltron'dan, rüya ersavcı'dan her biri birer iskenderiye kütüphanesiymiş gibi bahsedenler ayrı bir hikaye.. yahu topu topu on - on beş yıl öncesi, sakin olmak lazım biraz..
sorun bunların tekrar gündeme gelmesi ya da kısa süreli bir akım yüzünden popüler olması değil, geçmişi fetiş haline getirmek.. evinde kaset dinlemeye, plak dinlemeye devam edenler, vatkalı ceketi olanlar yok mu? onlar için bugüne kadar nostalji değil de hayatının bir parçası idi sayılanlar, şimdi ne oldu da nostalji haline geldi?
geçmiş bir dönemin / bir akımın / bir objenin tekrar gündeme gelmesi elbette güzel.. sorunlu nokta ise geçmişimizden bir şeyi sanki orada kısılıp kalmış gibi kopartıp günüzüme getiriyor olmamız; ölen birinden bahseder gibi bir süre badem gözlü olmasına methiyeler düzerek zaman kaybetmeden başka bir fetiş bularak aynılarını onun için de tekrarlamamız.. geleceğimiz olduğunu düşündüğümüz şeylere sarılırken geçmişi anımsatan şeylerden bir anda kurtulmaya çalışmamız da, sonra aile albümündeki sayfası gelince badem gözlü ilan etmemiz de çarpık..
"biz eskiden şöyle yapardık"ları, nostalji rüzgarlarını sevmiyorum.. biz o zaman ne yapıyorsak hala aynısını farklı şekillerde yapıyoruz, seksenler partilerine gitmesek de evimizde big in japan dinliyoruz, işportada on lira ederindeki bir kasetçalarla eski kasetlerimizi kullanabiliyoruz; bunun hiçbir özel yanı yok..
hiçbirimiz marty mcfly değiliz ancak onunla paralel bir noktamız var; kaçıp kurtulduğu geçmişi kendisini takip eden pavyon dilberleri gibiyiz, geçmişimiz karşımıza çıkınca on beş yıldır söylemediğimiz şarkıyı gözyaşlarıyla söyledikten sonra tekrar salon hanımı oluyoruz, bir daha o günlerin sözünü bile etmiyoruz.. o günleri tekrar yaşamadıysak o tozlu şarkıyı söyleyen kimdi peki?
hala "bir gün gerekirse bakarız" diye kolilere koyup kömürlüğe atmadıysanız milliyet'in verdiği larousse serisine sorun, onlar anlatsın..
31.12.08
her gün bir fotoğraf
jamie livingston 1979'da bir polaroid fotoğraf makinesi alıyor, bir süre sonra ise her gün fotoğraf çektiğini farkederek bunu sürdürmeye karar veriyor.. 1997'de kanser yüzünden ölene kadar da her gün bir fotoğraf çekmeye devam ediyor.. kendisini, arkadaşlarını, şehirden görüntüleri, bir insanın yaşamında yer alabilecek her unsuru belgeliyor ve ölmeden bir süre önce arkadaşlarının projeyi tamamlamasını istiyor.. hugh crawford ve betsy reid altı binden fazla fotoğrafı düzenleyerek ilk fotoğrafın çekildiği üniversitede bir sergi haline getiriyor ve bir web sitesi oluşturuyor.. chris higgins'in siteyi keşfederek biraz araştırma sonrasında mental floss'ta bu konuyu yazmasıyla beraber proje duyuluyor..
her gün kendi fotoğrafını çekerek benzer arşivler oluşturanlar da mevcut (hatta bunu yapmak popülerleştikten sonra webcam kullanarak çektiği fotoğrafları klip haline getirerek youtube ve benzeri sitelerde yayınlamaya başlamayanı dövüyorlardı bir ara) ancak bu proje özellikle ilginç geldi zira diğer arşivlerle kıyaslarsak bir insanın yüzündeki değişimler ve yaşlanması birkaç dakika boyunca ilgi çekerken bir insanın hayatının değişimi, "ah eskiden böyle miydi" denen şehir hayatı ve gelişim süreci, tarihe 'fwd: eski istanbul fotoğrafları'ndan değil de günbegün tanıklık etmek daha uzun bir inceleme gerektiriyor ve 'gözlerin önünden geçen film şeridi' ölüm döşeğine kadar tam manasıyla görülebiliyor..
perdelerini açık bırakan bir insanın hayatını izlemek isterseniz siteye buradan ulaşabilirsiniz..



