4.1.09

bak bir varmış bir yokmuş, eski günlerde

tam tarihi hatırlayamasam da, on beş yıl kadar önce -kaset çalmakla sınırlı kalmayıp saçma sapan işlevleri de bulunan sony / aiwa / philips vs. markalı walkman'ler modayken ve cd çalarlar yaygınlaşmamışken, hatta cd yaygınlaşmamışken- yeni bir walkman almak istedim.. ne alacağımı bilmiyordum ama kriterlerim herkeste bulunan bir model olmaması, kaliteli bir marka olması (hava atma isteğini de reddetmiyorum ancak markayı öncelikli olarak müzik için istiyordum.. eski walkman'im sürekli kaset sarıyordu ve ses kalitesi rezildi..), radyolu olması vs. diye gidiyordu..

piyasada çeşit çok, işine yaramayacak özelliklere para verecek enayi daha da çok olunca içinden çıkılamayacak kadar fazla model vardı, ama bir tanesi gördüğüm an "beni al" diye bağırmaya başladı.. sonuç olarak yürünen mesafeyi, yakılan kaloriyi, ve birtakım benzer şeyleri hesaplayan, hatta kulaklıkları yürürken tempoya uygun olarak yanıp sönen (gece vakti yürüyüş yapan sportif insanız ya, arkadan gelen arabalar görsün..), su geçirmez, en önemlisi de herkesin elindeki siyah walkman'lerden farklı olarak beyaz üzerine mor tasarımlı bir aiwa modeli aldım.. 55 milyon lira bedeli de vardı ki, hala evlat acısı gibi içime oturur, ortalama bir müzik seti alınıyordu o fiyata..

yıllarca hizmet ettikten sonra 28 saatlik bir tren yolculuğunda son nefesini verdi, kasetler kaldı yadigar.. aiwa'yı sony satın alınca çekişmemiz berabere bitmişti zaten..

girizgahı bu kadar uzun tuttuktan sonra asıl meseleye geleyim -ki aklım hala walkman'de, eski günlerde-.. söz konusu kasetlerin bir kısmı şu anda dinleme imkanım olmasa da elimde duruyor ve son zamanlardaki nostalji rüzgarlarından sonra tozlarını alayım dedim.. neler var diye baktım, yoğun olarak dinlediğim zamanlara dair hatırladığım şeyler oldu ama hiçbirine arkeolojik eser muamelesi yapmadım.. mesele de bu zaten; her yeni nostalji rüzgarıyla geçmişe dair bir şeylere tarihi eser statüsü verip bir süre sonra terkedenlerden değilim..

ıssız adam'ı izleme fırsatını henüz bulamadım ancak izleyenlerde beni rahatsız eden bir şey var; bir plak tutkusu aldı başını gidiyor.. plak arşivi yapmak isteyenler, kolilerin dibinde eğri büğrü olmuş plakları ortaya çıkarıp dinlenebilirliğini sorgulamadan "ben de nostalji-sever bir insanım" ruh haline girenler, hatta gramofon almaya kalkanlar var; yani filmlerimiz bile bizi yansıtıyor; 'evinde plak dinleyenler küflü bir nostalji rüzgarı yayar, yeni bir idol bulana kadar bu sahte romantizmin bir parçası olman lazım' mesajını tekrarlayıp duruyor..

seksenler / doksanlar deyince bir anda holigan kesilenler, big in japan söylemeye başlayanlar, vatkalardan, voltron'dan, rüya ersavcı'dan her biri birer iskenderiye kütüphanesiymiş gibi bahsedenler ayrı bir hikaye.. yahu topu topu on - on beş yıl öncesi, sakin olmak lazım biraz..


sorun bunların tekrar gündeme gelmesi ya da kısa süreli bir akım yüzünden popüler olması değil, geçmişi fetiş haline getirmek.. evinde kaset dinlemeye, plak dinlemeye devam edenler, vatkalı ceketi olanlar yok mu? onlar için bugüne kadar nostalji değil de hayatının bir parçası idi sayılanlar, şimdi ne oldu da nostalji haline geldi?



geçmiş bir dönemin / bir akımın / bir objenin tekrar gündeme gelmesi elbette güzel.. sorunlu nokta ise geçmişimizden bir şeyi sanki orada kısılıp kalmış gibi kopartıp günüzüme getiriyor olmamız; ölen birinden bahseder gibi bir süre badem gözlü olmasına methiyeler düzerek zaman kaybetmeden başka bir fetiş bularak aynılarını onun için de tekrarlamamız.. geleceğimiz olduğunu düşündüğümüz şeylere sarılırken geçmişi anımsatan şeylerden bir anda kurtulmaya çalışmamız da, sonra aile albümündeki sayfası gelince badem gözlü ilan etmemiz de çarpık..

"biz eskiden şöyle yapardık"ları, nostalji rüzgarlarını sevmiyorum.. biz o zaman ne yapıyorsak hala aynısını farklı şekillerde yapıyoruz, seksenler partilerine gitmesek de evimizde big in japan dinliyoruz, işportada on lira ederindeki bir kasetçalarla eski kasetlerimizi kullanabiliyoruz; bunun hiçbir özel yanı yok..

hiçbirimiz marty mcfly değiliz ancak onunla paralel bir noktamız var; kaçıp kurtulduğu geçmişi kendisini takip eden pavyon dilberleri gibiyiz, geçmişimiz karşımıza çıkınca on beş yıldır söylemediğimiz şarkıyı gözyaşlarıyla söyledikten sonra tekrar salon hanımı oluyoruz, bir daha o günlerin sözünü bile etmiyoruz.. o günleri tekrar yaşamadıysak o tozlu şarkıyı söyleyen kimdi peki?

hala "bir gün gerekirse bakarız" diye kolilere koyup kömürlüğe atmadıysanız milliyet'in verdiği larousse serisine sorun, onlar anlatsın..