yeme içme etiketine sahip en yeni yayınlar gösteriliyor. Daha eski yayınları göster
yeme içme etiketine sahip en yeni yayınlar gösteriliyor. Daha eski yayınları göster

9.7.08

Küfüm Küfsün Küf


Aslında sevgili Şarpentör sadece küfler ve küflerin müsliler ile münasebeti konusunda yazmamı buyurmuş olsa da ben bu gönülden bağlı olduğum regnum fungi’ye dalıp da çıkma konusunda hiçbir zaman başarılı olamadığımı cümle âleme duyurmak amacındayım. Biliyoruz ki canlılar dünyası kafam kadar Gülşah… Mikrofunguslar, yani küfler ve mayalar ama özellikle küfler, bu kafanın nefret edilen ama aynı zamanda tutkulu bir aşkla sevilen çipil gözleri gibi adeta.



Neden sevmiyoruz efendim onları? Bir kere yeşiller; ekmeğimizi, limonumuzu, peynirimizi yeşile boyayıp tadımızı kaçırıyorlar. Sonra çürük çürük kokuyor meyvelerimiz… Bitkilerin, gözlerimizin, ayaklarımızın hatta af buyurun kukularımızın üzerine yerleşip tatsız sürprizler yapıyorlar bize. Küflerin bir kısmı, uygun şartları bulduklarında, mikotoksin denilen çoğu kanserojen, mutajen, teratojenik (doğum öncesinde bebişlerde anomaliye yol açma özelliği) özeliklere sahip, ısıyla parçalanmayan (yani gıdada küfü görmeseniz bile mevcut olma riski bulunan) toksinler üretiyor; bizi kanser ediyorlar. Alerjik şeyler bunlar. Hapur şupur hapşırtıyor namussuzların sporları…



Sevmek için de çok sebebimiz var tabii ki kendilerini… Şarap içiyoruz, bira içiyoruz sayelerinde… Ekmeklerimizi kabartıp, leziz peynirler yiyoruz (ah.. yemek..). İsmi Latince “boya fırçası”ndan gelen bir küf olan Penicillium penisilin üretiyor sonra. Kanser kemoterapisinde kullanılan Taxol’ü
hemen herkes duymuştur: Na bunu da üretiyor bunlar. Asetik asit (bildiğimiz sirke yani), sitrik asit, ekmek yapımında kullanılan enzimler olan amilazlar, sonra protein parçalayan proteazlar ve daha birçok enzimi seve seve üretiyorlar bizim adımıza.

Neyse… Bunlar zaten genel geçer herkesin bildiği şeyler. Ama çok kişinin bilmediği şeyler de var bu küfler konusunda ki onlardan biri de Şarpentör’ün bahsettiği müsli ve tahıl gevrekleriyle ilişkileri…

Yine bilindiği üzere bu müsliler içinde yulaf, buğday gibi güçlü b vitamini kaynakları, bir dünya kurutulmuş meyve, çikolata (bir de rejim için yenir sözde peh peh), bal, soya bulunabilen “sağlıklı” yaşam kahvaltıları… Amma ve lakin sadece bunları içermiyorlar tabii ki: yüzlerce fungus sporu, minik minik bakteriler, her-bi-kesler cirit atıyor taneler arasında… Doğal olarak bulunmamaları imkânsız zaten fakat funguslar için Gıda Kodeksinde belirtilmiş bir maksimum miktarda bulunma sayısı var (ki her gıda için var tabii ki): 1 gr.’da 100’den fazla koloni oluşturan birim (yani spor) bulunmamalı… Ne yazık ki kapalı olarak satışa sunulan ürünlerde bile (özellikle kuru meyve içeren ürünler) bu değerlerin bazen aşıldığı görülüyor. Hadi sayıyı geçelim, bu konuda bizi bekleyen daha büyük bir tehlike var: Mikotoksinler. Bunlar öyle maddeler ki elimizdeki üründe küf varlığını saptayamasa bile ürüne önceden bulaşmış (üretim aşamasında ya da hammaddenin tarlaya ekimi, dikimi, depolanması gibi aşamalarda) küflerin ürettiği mikotoksinler bulunabiliyor ve ne yazık ki ülkemizde toksin kontrolleri gerektiği kadar geniş kapsamlı değil (bir dünya mikotoksin var fakat sadece aflatoksin, okratoksin ve 1–2 toksin daha için yasal sınırlar bulunmakta). Yediğimiz üründe “ben sitrinin üretim kardeşim” diyen küfün gıdada bulunduğunu biliyoruz mesela ama gerçekten sitrinin üretmiş mi, üretmişse ne kadar üretmiş, bunların bizim karaciğerimizle genetik münasebete girme riski nedir onları bilmiyoruz.

Of neyse… Gecenin bir yarısı karamsar bir tablo çizdim. Daha yazacak tonla şey olmasına rağmen yazmaktan gına geldi ayh. Sonuçta sağlıklı mağlıklı diyoruz kuru meyveler, baharatlar, müsli vb gıdalar için ama dikkatli tüketmekte yarar var. Anneannelerimizin sözüne uyup açıkta satılan hiçbir şeyi almamak lazım.

3.7.08

ucuz cips

patito, patsito, pamko (ustalara saygı), star krak.. kipa, migros, tansaş, bim.. son zamanlarda bilumum ucuz (kibarca 'düşük kaliteli', amiyane tabirle 'dandik' de diyebiliriz) cipse merak sardım.. az yağlısı, çok tuzlusu derken çoğu yabancı sermayeli bilindik cips markalarına sırt çevirip özüme döndüm de diyebilirim..

ruffles gibi ekol değiller, doritos gibi alaturka lezzetler sunmuyorlar, pringles gibi küçük bir farklılaştırma sayesinde kendi kulvarlarında yarışmıyorlar ama çekici bir yönleri var.. fiyatları ucuz ama bir ürünün tercih edilmesi için ucuz olmasından fazlası lazım.. -birçoğunun çok bilinen markalar kadar tuzlu ve yağlı olmaması haricinde- tadları vazgeçilmez değil.. yaşıtlarımın gayet iyi hatırlayacağı 'tombi' nostaljisi kimi cipslerde olsa da (fıstıklı star krak.. bim'de sorunuz..) genelleme yapılacak kadar önemli değil.. hatta gıda sektörü üzerine araştırma yapılmadığı ve ne kadar sağlıksız oldukları kanıtlanmaya çalışılmadığı takdirde hakkında yazmaya değecek şeyler de değil ama lezzetliler..*

içeriklerini bilemem, büyük kampanyalarla satılan emsallerinden çok daha zararlı olabilirler (her ne kadar ucuz / pahalı tüm cipslerin fare zehiri kadar zararlı olduğunu düşünsem de) ama sırf müptela olduğum için ucuz cips üretenleri ve satanları destekliyorum ve büyük cips üreticilerini ürünlerindeki yağ - tuz oranlarını daha dengeli ayarlamaya çağırıyorum..

not: türkiye'de satılmayan çeşitli çikolataları, içkileri, şarküteri ürünlerini satan eski bakkalımın (bakkal kelimesini duysa hakaret olarak kabul edeceğine eminim) ironi yaparcasına sattığı; markasını hatırlamadığım, şeffaf poşetli, son kullanma tarihi 31 şubat 2007 olan, muhtemelen ümraniye'de bir evin bodrumunda üretilen cipsi saygıyla anıyorum..

* gıda sektörü ve sağlıksız ürünler demişken, blnti hanımı üşenmemeye ikna eder etmez müslilerdeki ve kahvaltılık gevreklerdeki küfler hakkında mide bulandırıcı bir yazıyla cipsler hakkındaki bu yazıyı unutturmayı planlıyorum..

21.4.08

bahar geldi, gevşer çene yayları


Mevsim bahar olunca insanın üzerine sürekli uyuma isteği çöküyor. Uyuyamayan da mal mal ekrana bakıp esnemekle geçiyor günün yarısını..

Aslında bahar yorgunluğunun çözümü olmasa da bu miskinlikten bir nebze kurtulup bünyeyi "restart edicek" için bir formül kalmış aklımda.. Şöyle ki..



  • 2 lt. su
  • 6 poşet yeşil çay
  • 3 poşet nane çayı ya da birkaç dal taze nane, belki de fesleğen
  • 2 şişe maden suyu
  • 2 limon
  • meysim meyvesi (çilek olur, elma olur, nar çok güzel olur)
Efendim kaynar suya çay poşetlerimizi atıp 5-10 dakika kadar demliyoruz. Soğuduktan sonra limon ve maden suyunu ekliyor; meyvelerimiz ve taze nane yapraklarını blenderdan geçirip yaptığımız yeşil çay karışımına ekliyoruz. Dolapta güzelce soğuttuktan sonra afiyetle içiyoruz.

1.8.07

şunları kalabalık yapmayacak ama el altında olacak şekilde hazırlıyoruz ilk olarak:

1 kg şeftali
6 su bardağı şeker
1 limon
2 su bardağı su (500 ml koy istersen, lafı mı olur aramızda)

akabinde şeftalileri yıkıyoruz, soyuyoruz, doğruyoruz.. onlar kuzu kuzu beklerken şekerle suyu kaynatıyoruz..

sonra şeftalileri şekerli suyumuza boca ediyoruz, reçel kıvamına gelinceye kadar fokur fokur kaynatıyoruz.. reçel kıvamından anlamıyorsak boşa geçen yıllarımıza üzülerek gidip migros'tan reçel alıyoruz, mutfağı hiç berbat etmiyoruz..

devam etmeye kararlıysak limonun suyunu sıkıyoruz, reçele ekliyoruz.. bir taşım daha kaynattıktan sonra ateşi söndürüyoruz, soğuyunca boş nutella kavanozlarına dolduruyoruz..

gece gece nerden çıktıysa çıktı, reçel borcum var.. alla alla.. hem dolaptaki şeftaliler bozulacaktı biraz daha bıraksam..